SON DAKİKA

Din ve Siyaset ilişkisi üzerine

Bu haber 19 Temmuz 2017 - 22:21 'de eklendi ve 2.014 views kez görüntülendi.

Din ve Siyaset ilişkisi üzerine

İnsanlık tarihinde tapınmanın, insanoğlunun üstün gelemediği doğa koşullarını, ateş, güneş, gibi nesnelerde somutlaştırarak.

Bu nesneleri yüce bir güç olarak görmesiyle ortaya çıktığı söylenebilir.

Kutsal kitapların inmeye başlamasıyla aynı dinin mensupları arasında, nüfuz ve kaynaklara sahip olma gibi nedenlerle ayrışmalar olmuş ve mezhepler ortaya çıkmıştır.

Hristiyan dininde (ortaçağda) bu mezhepler birer din devleti görünümünde olup kendi kiliselerini kurmuşlardır.

(Umberto Eco’nun, ortaçağda geçen bir polisiye olan “Gülün Adı” romanının arka planında, mezhep çatışmaları ve engizisyon vahşiliği çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır.)

18.YY’da sanayi devriminden sonra feodal yapıdaki bu kiliseler inanç dünyasında kalmış ve yerini seküler esasa dayalı ulus devletlere bırakmıştır.

Böylece sahip-köle ilişkisinin/çelişkisinin yerini patron-işçi ilişkisi/çelişkisi almıştır.

İslamiyette durum biraz daha farklıdır.

Hz. Muhammet döneminde hiçbir mezhep yokken, ondan sonraki dönemde.

(ihtimaldir ki, sorunların danışılacağı bir merci olmadığından) sorunlara getirilen farklı çözümler farklı mezhepleri doğurmuştur.

(Acı bir gerçek: Ortaçağda, Hristiyanlıkta farklı mezheplerin kendi kiliselerini kurmaları mümkün olmuş iken, maalesef 21.YY’da hala Alevilerin kendi ibadethanelerine yasal bir statü verilmemektedir)

Halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Kanuni Sultan Süleyman, o dönemde Avrupa’daki kargaşaları bir disiplinsizlik olarak görmüş, bunu sanayi devriminin doğum sancıları olarak algılayamamıştır ( Liderlik? Öngörü?)

Ekonomisi tamamen yeni toprakların fethedilmesine, buradan gelecek tarım ürünleri ve vergilere dayalı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi, fethedilen toprakların kontrol edilemeyecek büyüklüğe erişmesi sonucunda toprak kaybetmeye, dolayısıyla küçülmeye başlamıştır.

Osmanlı’ların boşalttığı yerlere ise, artık yelkenli gemilerden buharlı gemilere, buharla çalışan lokomotiflere geçerek ürettiği malları deniz aşırı ticarete açan batılılar yerleşmiştir.

Diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu küçüldükçe, batı büyümüştür.

Bu dönemi batı emperyalizminin doğuş dönemi olarak adlandırmak mümkündür.

1.Dünya Savaşına gelindiğinde, Osmanlı padişahı, vereceği kararın dine uygun olup olmadığından emin olmak için Şeyhülislam’a danışırken, İngiltere, İspanya, Portekiz, Fransa gibi ülkeler çoktan deniz aşırı birçok sömürgeye sahip olmuşlardı…!

(Burada emperyal devletlerin dinsel kılıf giydirerek kendi aralarında verdiği sömürge savaşlarından birinin anlatıldığı “The Mission ” filmini izlemenizi öneririm. Robert De Niro ve Jeremy İrons’ın rol aldığı filmin girişindeki solo flüt ise ayrı bir güzellikte…)

     *   *   *

Din ve Siyaset ilişkisi üzerine Cumhuriyet dönemine gelelim.

Bir yandan Kurtuluş Savaşı sürerken, diğer yandan 1920-22 arasında 1.Meclis’te saltanatın kaldırılması üzerine çok ateşli tartışmalar olmuş ve 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştır.

Bu, laik düzene geçişin ilk adımı olmuştur.

Çok geçmeden, 3 Mart 1924’de hilafetin (medreseler, tekkeler vs. ile birlikte) kaldırılmasına karar verilmiştir.

Aynı tarihte kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, tüm siyasi görüşlerin dışında kalarak, dinsel bir rehberlik kurumu olarak tasarlanmıştır.

(DİB’na bugün baktığımızda birçok bakanlıktan fazla bütçeye sahip, siyasetin dibine kadar bulaşmış, bir siyasi parti gibi camilerde gençlik kolları kurmayı tasarlayan, verdiği çağ dışı ve dinimizle alakası olmayan fetvalarla kuruluş amacının tamamen dışına çıkmıştır.)

Tekrar konumuza dönelim…

1950 yılına dek iktidarda olan CHP’nin içinde, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasını sindiremeyen unsurlar (ki bunların çoğu toprak ağasıdır), DP’nin kurulmasından sonra bu partiye geçmişlerdir.

Dışardan bakıldığında laikliği savunan bir parti görünümü veren DP’deki bu unsurlar, el altından laiklik düşmanı propagandalarına hız vermiştir.

N. F. Kısakürek’e dergi çıkarması ve bu dergide Atatürk dönemini kötüleyen yayınlar yapması için DP’nin finansal kaynak sağladığı bilinmektedir.

Böylece, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidara gelenler, daha o dönemde laik düzeni sırtından bıçaklamaya başlamıştır.

1960-80 arası din bezirgânlarının “sessiz çoğalma” dönemidir.

Bir sepetteki çürük bir meyvenin zamanla diğer meyveleri de çürütmesi gibi, köylerde, kahvelerde, ev toplantılarında yaptıkları çalışmalar sonucu sepetteki çürük meyvelerin (din bezirganlarının) sayısı çığ gibi büyümüştür.

1980 faşist darbesi bu kesimin ekmeğine yağ sürmüş, din dersleri zorunlu kılınmış, ihtiyacın çok üzerinde İmam Hatip okulu açılmış, cemaatlere tolerans gösterilmiştir.

Öyle ki, ilkokulu bile dışardan bitirmiş biri, kurduğu cemaat ile koskoca T.C. devletini teslim alacak noktaya gelebilmiştir.

Bu arada yurt dışında kurulan yardım (!) dernekleri (Deniz Feneri), yurt içinde kurulan dernek ve fabrikalar ( Kombassan), öğrenci yurtları, dersaneler, matbaalar vs. ile sağlanan kaynaklar bu kesimin sermaye birikimini sağlamıştır (Yeşil Sermaye).

Bugün geldiğimiz noktada din tam bir ticaret metası haline gelmiştir.

Kendilerine “din adamı” diyen türedi yobazlar, uyduruk hadislerle toplumun büyük kesimini adeta çürütmeye başlamıştır.

Miting alanlarında havalarda uçuşan kutsal kitabımız, pastadan yapılan Kuran-ı Kerim’ler, maketten Kâbe, kanserin dua ile tedavisinin bir proje gibi desteklenmesi, vb, insanlara “gerçek İslamiyet bu mu?” sorusunu sordurtmaktadır.

İktidara gelip onun nimetlerinden fazlasıyla yararlananlar, eğitimli bir toplum istememekte, bunun için de Atatürk ilke ve devrimlerini amaçlarının önündeki en büyük engel olarak görmektedir.

Öyle ki, adı Atatürk olan stadyumların adı değiştirilmekte, Atatürk heykelleri kaldırılıp yerine çay bardağı heykeli konmakta, Atatürk ilkeleri eğitim müfredatından çıkarılmakta, laikliğin heybetli bir kalesi gibi duran Anıtkabir alanı ikamete açılmak istenmektedir.

Dinimizi bireysel olarak yaşanması gereken bir inanç özgürlüğü olmaktan çıkarıp, toplumsal bir yaşam biçimine dönüştürerek/dayatarak iktidarlarını sürdürmek; ve böylece cumhuriyetimizin ulus-devlet yapısını ümmet-devlet haline çevirmek ana hedefleri haline gelmiştir.

Ancak bilinmelidir ki, ırmakları tersine akıtmak mümkün değildir.

Atatürk gençliği kendisine emanet edilen cumhuriyeti sonuna kadar sahiplenecek ve ulu önder Atatürk’ün dediği gibi “TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR”

Ertuğrul Filizay
Ertuğrul Filizaye.filizay@bihabermedya.com
Sanatın her dalıyla ilgilenen... İç ve Dış politika'yı yakından izlemeye çalışan... Atatürk'çü felsefeye gönülden bağlı... Demokrasi ve Özgürlük sevdalısı... ''Özgürlük ekmekten tatlı, Güneşten güzeldir''

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.