SON DAKİKA

iphone 8 Geliyor

CepTeknoloji

Tabela asmakla mahkeme olunmaz

Bu haber 25 Haziran 2017 - 19:40 'de eklendi ve 118 views kez görüntülendi.

Tabela asmakla mahkeme olunmaz

Nurzen Amuran: CHP muhalefetini meclis duvarlarının dışına taşıdı ve halkının arasına katılarak önemli bir hareketi başlattı.

Adalet yürüyüşü yalnız ülkemizde değil dünyada da yankı buldu.

Siyasallaşan Yargı sistemi bir hukuk devletinin temel değerlerini nasıl koruyabilir?

Siyasetin veya FETÖ’de olduğu gibi bir güce dayanarak onların beklentilerine göre karar veren yargıçları görünce ne düşünüyorsunuz? 

Ömer Faruk Eminağaoğlu:

Hukuk devleti, tüm işlemlerinin yargı denetimine açık olduğu bir devlettir.

Yargının da bu denetimi, hiçbir etki altında kalmadan, tamamen hukukun üstünlüğünü gözeterek yapabilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının varlığı olmazsa olmaz bir koşuldur.

Siyasallaşan bir yargı, hukukun üstünlüğünü esas alan değil, etkisi altında olduğu siyasal düşünceye göre hareket eden, varlık nedeninden uzaklaşan bir yargı demektir.

Böyle bir yargı, hukuk devletinin temel değerlerini asla koruyamaz.

Ülkemiz özelinde bakıldığında, ne zaman baskıcı bir dönem ve yönetim ortaya çıkmış ise, yargı o yönetimi.

Denetleyen konumda olmamış, aksine her zaman o yönetimin etkisi altına girmiştir.

O yönetimin adeta gücü gibi hareket etmiştir.

Bu askeri yönetimlerde de, yani darbe dönemlerinde de, baskıcı sivil yönetimlerde de, olağanüstü.

Dönemlerde de her zaman böyle olmuştur ve halen de bu şekildedir.

Bugün sormak gerekiyor: Yargı organları ve yargıçlar, hukuku gözetmek yerine.

İktidarın etkisinden uzak hareket edemiyorsa, o zaman böyle bir yargıya ne gerek vardır?

Böyle bir yargı, yargıç kimliği ve yargıç kültüründen uzak bir yargıdır.

Hukukun üstünlüğünü gözetmek, yargı ve yargıç için baskı oluşturacaksa, yargıç ve savcılar için.

İşlem yapılmasına neden olacaksa bile, yargıç kimlik ve kültürü, her ne olursa olsun ve her türlü koşullar altında.

O gücün boyunduruğu altına girilmeden görevin yerine getirilmesini, aksi durum da ise asla gücün.

Boyunduruğu altına girmeyi değil, bu görevin yapılmamasını gerektirmektedir.

FETÖ’nün veya bir başka örgütün etkisi altında hareket eden yargıcı, o örgütten ayrı düşünmek söz konusu olamaz.

Siyasetin etkisi altında hareket eden yargıç denilince yargı bağımsızlığının gözetilmemesi nedeniyle genelde iktidardaki.

Siyasi güç akla gelmekle beraber, burada her türlü siyasal düşüncenin etkisi altında hareket söz konusu olabilmektedir.

Tam bu bağlamda İlhan Cihaner’in yargılandığı dava sırasında 2010 yılında onu yargılayan mahkemede, onu yargılayan.

Sistem için söylediğim ve benimde beş yıl boyunca yargılanmama yol açan ve her zaman yinelediğim sözlerimi, bu vesileyle bir kez daha tekrar etmek istiyorum.

“Cübbe giymekle yargıç, fakülte bitirmekle hukukçu, tabela asmakla mahkeme olunmaz”.

 FETÖ KONUSUNU İKTİDAR KENDİSİ İÇİN FIRSATA ÇEVİRMİŞ DURUMDADIR

Basın Özgürlüğü ne yazık ki artık yasal kimliğini koruyamıyor.

Cumhuriyet Gazetesi yazarlarıyla birlikte Sözcü Gazetesine de kumpaslar kuruldu.

Yıllarca FETÖ ile mücadele edenler, FETÖ’nün temsilcisi olarak suçlanmaktalar.

Geç yazılan iddianamelerle tutukluluk hali uzuyor.

Tutukluluk hukukumuzda istisna bir önlem değil midir?

Takdir yetkisi  de  objektif kriterlere dayanmaz mı?

Denetlenmek istemeyen baskıcı siyasal iktidar, nasıl ki yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmakta ve.

Kendisine bağlı bir yargı yaratmaktadır, aynı amaçla basın özgürlüğünü de hedef almaktadır.

Halen ülkemizde siyasal iktidar, bu hukuk ve demokratik dışı tutumunu, basın üzerindeki.

Baskı halini sürdürmek için, her seferinde farklı bir gerekçe ortaya atmaktadır.

Siyasal iktidar, basının gerçekleri yansıtmaması uğruna her türlü yola başvurmaktan geri durmamaktadır.

Siyasal iktidardakiler FETÖ mensupları ile yan yana iç içe hareket ederken, o dönemde ve bugüne kadar yıllardır FETÖ ile.

Mücadele edenler, FETÖ’nün her türlü saldırılarına uğrayanlar, FETÖ ile anılmayı kendileri için hakaret.

Sayanlar bile bugün FETÖ’cü diye suçlanabilmektedir.

Yaşananlara bakınca, FETÖ konusunu iktidar kendisi için fırsata çevirmiş durumdadır.

Etkisiz kılmak istediği kişi veya kesimin üzerine FETÖ diye yönelmektedir.

Hukuk devletinde, suçlamaya muhatap olanların suçluluğunun isbatı gerekirken, FETÖ ve OHAL sürecindeki hukuksuz.

Ortamda her şey tersine döndüğünden, bu suçlamalara muhatap olanlar, suçsuzluklarını ispatlamak durumunda bırakılmaktadır.

Soruşturmalar uzatılmakta, bu süreçte ezber bir uygulama gibi tutuklamalar yapılmaktadır.

Etkin bir adli denetim ortaya çıkmadığından, soruşturmalar ve tutuklamalarda uzamakta, iktidar da amacına ulaşmaktadır.

Örgüt suçlaması da olsa kural tutuksuz yargılanma ve tutuksuz soruşturmadır.

Tutuklamaya ancak, kaçma kuşkusuna veya kanıtları karartma konusunda somut olguların varlığı ve.

Adli kontrol önlemlerinin yetersiz kacağı durumlarda başvurulabilir.

Yargı organlarının vereceği kararlar gerekçe içermelidir.

Bu gerekçeler de, soyut ifadelerin tekrarı niteliğinde olmayıp, somut olaya uygun ve adli.

Denetime elverişli olmalıdır.

Keyfilikten uzak olmalıdır.

Bu durumların uygulamada gözetilmediğini, iktidarın beklentileri çerçevesinde hareket edildiğini görüyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “MİT TIR’ları Suriye’ye silah taşıdı” haberinden dolayı açılan davadan İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu

“..Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme.

Devletin Güvenliğineİlişkin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Casusluk Maksadıyla Açıklama…”

gerekçesiyle 25 yıl ceza aldı..

Eğer daha önce aynı konuda çeşitli yerlerde haber çıkmışsa konu devlet sırrı olmaktan çıkmaz mı?

Devlet sırrının sınırları nelerdir?

Devlet sırlarının siyasal veya askeri casusluk amacıyla açıklanması konusu gerek 2005 yılına kadar yürürlükte olan.

Gerekse 2005’te yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan TCY’nda suç olarak düzenlenmektedir.

Her iki yasadaki düzenlemelerin ortak yönleri nedeniyle, bu suç konusunda doktrinde ve uygulamada ve de.

Her iki dönemde de görüş birliği olan konular bulunmaktadır.

Bu durum Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 1995/1732 Esas sayılı, yine 2008/7821 Esas sayılı gibi kararlarına da yansımıştır.

Bunlara göre;

Sır olarak gizlenmek istenen şey, daha önce üçüncü kişiler tarafından biliniyor veya bilinmesi gerekiyorsa sır niteliği taşımaz ve suç oluşturmaz.

Sır olarak ifade edilen şey alenileşmiş ise, artık bunu açıklamak ta suç oluşturmaz.

Önceden bir yayın söz konusu ise, yayın sonucunda bilgi sır olma niteliğini herkese karşı mutlak olarak.

Kaybeder ve böylece herkesin sırrı açıklamamak ve yayımlamamak yükümlülüğü de ortadan kalkar.

Böyle bir durumda da artık söz konusu suç oluşmaz.

Konusu suç olan emir, işlem veya eylem, suç olan bir faaliyet ya da bir suçun kanıtı, bir hukuk devletinde sır olarak nitelenemez.

Böyle bir bilginin açıklanması da, suç oluşturmaz.

Sadece bu yönlerden bile bir olaya bakıldığında, suçlamaya konu bilgilerin atılı suç tarihi öncesi başka.

Kaynaklarda yayınlandığı da gözetildiğinde, artık suç tarihi itibarıyla hukuken korunan bir sırrın varlığından söz edilemez.

Böyle bir durumda işlenmiş bir suçtan söz edilemez.

Bir mahkumiyet kararı verilmiş ise de, kesinleşmiş değildir.

Bu karardaki hukuka aykırılığın, yasa yolları ile denetim sürecinde ortadan kaldırılacağı inancı her şeye rağmen korunmaktadır.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığı kalksa bile kesinleşen cezasının infazının milletvekilliği sona erdikten sonraya bırakılması gerekmez mi?

Bir milletvekilinin tutuklanma koşulları nelerdir?

Anayasanın 83 üncü maddesine göre, bir milletvekilinin dokunulmazlığı sürdükçe tutuklanması söz konusu olamaz.

Bu kuralın iki istisnası bulunmaktadır.

Onlarda, milletvekili seçilmeden önce soruşturulmasına başlanmış olmak kaydıyla.

Anayasanın 14 üncü maddesi kapsamına giren durumlar ve ağır cezalık suç üstü halleridir.

Dokunulmazlıkla ilgili bu hükümler dışında, bir milletvekili ile diğer kişiler yönünden tutuklanma.

Konusunda yasadaki hükümlerde bir farklılık ve ayrımcılık söz konusu değildir.

Anayasanın 83 üncü maddesine göre, bir milletvekilinin gerek seçimden önce gerekse seçimden.

Sonra işlediği bir suç nedeniyle kesinleşen cezasının infazı için, milletvekili sıfatının sona ermesinin beklenmesi gerekmektedir.

Eğer kesinleşen mahkumiyet kararı, kasti bir suç nedeniyle bir yıl veya daha ağır cezaya ilişkin ise, bu durum milletvekili.

Sıfatının sona ermesine yol açtığı için, Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca, yasama dönemi sona erince değil.

Kesinleşen bu mahkeme kararının TBMM Genel Kuruluna bildirilmesiyle milletvekili sıfatı sona ermektedir.

Ancak bu işlem sonrasında, infaz söz konusu olabilir.

Hükmen tutukluluk, yani hükümle birlikte verilen tutuklama kararı, açıkça infaz aşamasına yöneliktir.

Hüküm kesinleşmeden ve tutuklanma konusunda somut bir gerekçe de ortaya koyamadan, soyut ifadelerin.

Tekrarına dayanılarak yapılan tutuklama hukuksal değildir.

Uygulamada böyle durumların hiç ortaya çıkmaması gerekirken, bakıldığında böyle işlemler iktidar ve çevresindekilere yönelik ortaya çıkmamaktadır.

Bu da yargının ne durumda olduğunu ayrıca ortaya koymaktadır.

YARGICIN GÖREVİ GÜCÜN HUKUKUNU DEĞİL HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAĞLAMAK HUKUKSAL KORUMA VE DENETİMİ SAĞLAMAKTIR

Anayasanın 138.maddesinde “Hakimler anayasaya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler” denmektedir.

Yani vicdani kanaatin koşulu, anayasa ve yasalara hukuka uygun olması değil midir?

Yargıcın görevi, gücün hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü korumak, hukuksal koruma ve denetimi sağlamaktır.

Anayasa ve yasaları her somut olayda hukuk uygun olarak vicdani kanaatine göre yorumlayarak uygulamaktır.

Bu nedenle vicdani kanaatine göre hareket edebilmek demek, asla istediği gibi veya keyfi hareket edebilmek demek değildir.

Vicdani kanaate göre hareket etmek demek, adaletin sağlanması için her olayın özelliklerinin gözetilip.

Anayasa ve yasaların, hukuka uygun biçimde uygulanması demektir.

İki damatla ilgili tahliye kararından sonra gerçi damatlardan biri kamuoyunun tepkisi nedeniyle.

Yeniden tutuklandı ama Kamuoyunda böyle bir ortamda FETÖ davalarını bakış da değişti.

Yargıya duyulan güvenin zedelenmesi FETÖ Örgütünün işine yaramaz mı?

Her türlü ayağı soruşturma konusu edilen FETÖ’nün siyasal ayağı nedense hala daha soruşturma konusu edilebilmiş değildir.

FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılması talebi ise TBMM’de AKP oylarıyla reddedilmiştir.

AKP ve mensupları, adeta soruşturulmadan ve yargılanmadan aklanmaktadırlar.

FETÖ adı altında ilgili veya ilgisiz herkese her türlü işlem yapılırken, FETÖ konusunda AKP ve mensupları.

Hakkında işlem yapılmaması, AKP’ye yakın olanlar ve damatlar hakkında farklı ve kollayıcı işlemlerin ortaya çıkması.

Soruşturmalar üzerindeki soru işaretlerini artırmakta, kamu vicdanını ve adalete olan inancı zedelemektedir.

Bu konularda yargının etki altında hareket ettiği, bağımsız ve tarafsız hareket etmediğinden hareketle, yargının.

Örgüt hakkında yapılan her türlü işleminin de hukuksuz olduğu şeklinde sunulabilecektir.

Bu nedenle FETÖ ile mücadele, etkin olarak ve hukuk kuralları gözetilerek yapılmalıdır.

ÜLKEMİZDE YARGI ETİĞİ KURALLARI DEĞİL BİR BASKI UNSURU OLARAK YARGIDAKİ DİSİPLİN KURALLARI ÖNE ÇIKARILMAKTADIR

Yargı etiğine neden önem verilmiyor.

Yargı mensuplarımızın örgütleri uluslararası örgütlenmelerde de yer alıyor.

Bugünkü manzarayı o örgütler nasıl değerlendiriyor?

Yargı etiği, genel anlamıyla yargının adaleti sağlama, bağımsız ve tarafsız hareket etme konusunda oluşturduğu ve geliştirdiği davranış kurallarıdır.

Yargı etiğinin öne çıkması, yargıç kimliğinin, yargıç kültürünün gelişmesi ve öne çıkması ile doğrudan bağlantılıdır.

Ülkemizde yargı etiği kuralları değil, bir baskı unsuru olarak yargıdaki disiplin kuralları öne çıkarılmaktadır.

Yargı mensuplarının, yargı etiği kurallarına her koşulda bağlı kalmaları durumunda, yürütmenin yargı.

Üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olamayacakken, ülkemizde bugün yargı alanında bile yürütmenin etkisi açıkça hissedilmektedir.

10 yıl öncesinde aynı zamanda yargı etiğinin de bir gereği olarak Türkiye’de de yargıç ve savcılarla ilgili sivil ve serbest örgütlenme yaşama geçirilmiştir.

Yargıç ve savcıların ilk mesleki örgütlenmesi olarak 2006 yılında kısa adı YARSAV olan Yargıçlar ve Savcılar Birliği kurulmuştur.

YARSAV, yargıç ve savcılarla ilgili uluslararası örgütlere de üye olmuştur.

Yargı için gelişen bu tablodan duyulan rahatsızlık nedeniyle YARSAV ve mensupları kısa süre içinde her türlü baskıya muhatap kalmışlardır.

Sonuçta iktidar, etkisi altına aldığı yargıç ve savcılara ayrı bir yargı örgütü kurdurma yoluna gitmiştir ki, böyle bir örgütlenme yargı etiğine temelden aykırıdır.

Nitekim bu örgüt, sivil ve serbest bir iradenin ürünü olarak görülmediğinden, uluslararası kuruluşlara yaptığı üyelik başvuruları reddedilmiştir.

Bu durum, uluslararası örgütlerin Türkiye’deki yargıya bakışlarının da bir ifadesi olmuştur.

Uluslararası kabul görmeyen böyle bir örgüt, bugün ülkede yargıç ve savcıların en fazla üyeye sahip olduğu bir örgüttür.

Kısacası, yürütmenin yargı etiği ile çatışan tutumu yanında, yargıç ve savcıların çoğunluğu da, yargı etiği kurallarıyla çatışma içindedirler.

Yargı etiğini gözetmiş kişileri örnek göstererek 2007 yılında yaptığım bir konuşma, hakkımda.

2011 yılında HSYK tarafından verilen bir sürgün cezasına konu edilmişti.

Konuşmamdaki “…1969 yılında İmran Öktem’dik, cenazemiz tartaklandı;

Biz 1978’de Doğan Öz’dük, vurulduk, görevimize devam ettik; biz 1992’de Yaşar Günaydın’dık vurulduk.

Görevimize devam ettik; biz 1995’te Ali Günday’dık, vurulduk, görevimize devam ettik.

Biz 2006’da Yücel Özbilgin’dik, vurulduk, görevimize devam ettik; bugün hukuk prangalar altına alınmaya çalışılıyor…

” sözlerim, mesleğin şeref ve nüfuzu ile şahsi onur ve saygınlığını yitirmek olarak değerlendirilmişti.

İşin daha da acısı, bu sözlerim cezalandırma konusu edilirken, ilgili kurumlardan bu konuya yönelik bir tepkinin bile ifade edilmemesiydi.

KHK’lerin uygulandığı bir süreçte uyum yasalarının ve içtüzük değişikliklerinin Mecliste görüşülmesine ana muhalefet partisi karşı çıkıyor.

İktidar da olağanüstü halin Fransa’da da uygulandığını öne sürüyor.

KHK’lerle ilgili Anayasa Mahkememizin aldığı karar bu sonuçlar itibariyle doğru muydu?

Fransa’da OHAL var, ancak bakıldığında Fransa’da OHAL döneminde KHK çıkarma yetkisi yok.

Aksine OHAL döneminde yasama organının daha etkin olarak devreye sokulması söz konusu.

OHAL döneminde yapılan her konudaki işlemler hakkında yargı denetimi söz konusu.

Fransa’da OHAL döneminde kitlesel yakalama, kitlesel tutuklama veya kitlesel olarak mala el koyma kayyım atama gibi durumlar da söz konusu değil.

Tüm bunlara bakınca Türkiye’deki OHAL ile Fransa’da söz konusu olan OHAL’in isim.

Benzerliği dışında içerik yönünden uzaktan yakından bir ilgisi yok…

Türkiye’de Anayasada, OHAL döneminde çıkarılan KHK’ların şekil ve esas yönünden iptali için Anayasa Mahkemesine dava açılamayacağı ifade edilmektedir.

Anayasa Mahkemesinin geçmişteki kararlarında bu Anayasa hükmünü hukuka uygun biçimde yorumlayarak.

Bu hükmün OHAL döneminde ve OHAL gerekleri için çıkarılan KHK hükümlerini kapsadığını.

Bu içerikteki KHK’lar hakkında iptal davası açılamayacağını kabul etmiştir.

Bu nedenle OHAL döneminde çıkarılmasına rağmen.

İlan edilen OHAL nedenleri ile ilgisi olmayan KHK hükümleri geçmişte denetlenmiş ve iptal edilmiştir.

Hukuk devleti olmanın gereği de budur. Aksi halde, OHAL ile ilgisi olmayan konular, OHAL döneminde KHK’lara konu edilebilecek, böylece yasama organı devre dışı bırakılmış olacaktır.

Çünkü diğer dönemlerdeki KHK’lar bir yetki yasasına bağlı çıkarılırken, OHAL döneminde hükümet bir yetki yasası olmadan doğrudan KHK çıkarabilmektedir.

2016 yılında ilan edilen OHAL sonrası hükümet KHK çıkarmaya başlamış, bugüne kadar 23 adet KHK çıkartmıştır.

Ana muhalefet partisinin, ilan edilen OHAL ile de ilgili olmayan ve anayasa ile de çatışan ilk dört OHAL KHK’sının iptali için Anayasa Mahkemesine dava açmıştır.

Anayasa Mahkemesi, bu KHK’ların içeriğinin OHAL ile ilgili olup olmadığını bile incelemeden, sadece adlarına bakıp.

OHAL döneminde çıkarılmış olmalarını yeterli görüp açılan davaları reddetmiştir.

Bu ret kararları sonrasında, anamuhalefet partisi diğer KHKlar hakkında dava açmamıştır.

İktidar partisi ise artık TBMM’yi de her konuda devre dışı bırakarak, aklına gelen her konuda.

Yasa gereken gerekmeyen her konuda, yine yargı kararı ile söz konusu olabilen konularda bile.

KHK’lar çıkarmaya, böylece yasama ve yargı alanına çıkardığı KHK’lar yolu ile el atmaya yönelmiştir.

Anayasa Mahkemesi, OHAL adı altında çıkarılan, ancak içerik olarak OHAL ile ilgisi olmayan KHK’ları denetleyemeyeceğini.

Yolunda karar vermekle, kendi varlık nedeni ile çatışmış, bu durum karşısında iktidarı denetleyecek herhangi bir organ kalmamıştır.

İktidar, OHAL döneminde çıkardığı KHK’lar ile ülke yönetimine el koymuştur.

Acı olan buna da Anayasa Mahkemesi yol açmıştır.

OHAL işlemlerine muhatap olanlar, İHAM’a başvuru öncesinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmıştır.

İktidarın beklentileri dışında karar veren yargı mensuplarının anında görevlerinden alındığı, hatta terör suçlamasına muhatap oldukları bir dönemde.

Anayasa Mahkemesi aradan geçen neredeyse bir yıla yakın bir sürede bu konuda ilk kararı daha bu hafta vermiştir.

Onun da gerekçesini henüz açıklayabilmiş değildir.

Burada da aynı tutumu sergilemiş, iktidarın işlemlerini denetlemekten uzak durmuştur.

Bu durum Anayasa Mahkemesi için yüz kızartıcıdır.

Anayasa Mahkemesi, bu kararlarıyla ülkeyi hukuktan ve demokrasiden uzaklaştıran sonuca yol açmıştır.

İHAM’a başvuru yapabilmek için, iç hukuk yollarını tüketmek gerekmektedir.

Eğer iç hukuk yolları etkili değilse bu yolların tüketilmesine gerek bulunmamaktadır.

Bu tabloda bir OHAL işleminde hak ihlali ortaya çıktığı gerekçesi ile Türkiye’deki iç başvuru yollarının etkili olmadığından.

Doğrudan İHAM’a yapılan başvuruda İHAM, Türkiye’de başvuru konusunda ilk aşamada OHAL Komisyonu bulunduğunu.

Bu Komisyondan başlayarak iç başvuru yollarının tüketilmesi gerektiğini belirtip, tüketilmeyen iç başvuru yolları karşısında, önündeki başvuruyu reddetmiştir.

İHAM böylece binlerce dosyanın kendi önüne çok uzunca bir süre gitmesini önlemiştir.

Ohal komisyonundan da söz edelim. Hala çalışmaya başlamadı.

2017 yılında çıkartılan bir OHAL KHK’sı ile OHAL işlemlerinin denetlenmesi için ilk basamakta başvuru amacıyla OHAL Komisyonu kurulmuştur.

Yaklaşık altı aydır bu Komisyon görevine bile başlayamamıştır.

İktidara bağımlı böyle bir Komisyondan, iktidarın işlemlerinin etkili olarak denetleyebilmesini beklemek söz konusu olamaz.

Bu Komisyon kararlarına karşı idari yargı yoluna başvurulacak, o kararlara karşı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru.

Yoluna gidilecek, tüm bu süreçler bitince iç hukuk yolu tamamlanmış olacak, ancak o aşamadan sonra İHAM ‘a başvuru yapılabilecektir.

Tüm bu süreç nerden bakılırsa bakılsın 5-6 yıl sürecektir.

İktidarın beklentilerine aykırı karar veren yargıçların sürüldüğü, soruşturulduğu.

Anayasa Mahkemesinin bile etkili denetim yapamadığı, hatta görevini yerine getirmediği bir noktada.

İdareye bağımlı bir Komisyondan ve sonraki süreçten etkili bir denetim beklemek söz konusu olamaz.

Bu durum Türkiye’yi, AKP’nin aklına her eseni OHAL işlemi ile yapması durumunda 5-6 yıl AKP’nin hukuk anlayışına teslim etmek demek olmuştur.

AKP’yi bugüne kadar iç hukuk denetleyemezken, İHAM bile geçmiş kararlarından uzak bir biçimde bu kararı almakla.

Türkiye’yi AKP ile baş başa bırakmıştır. Ortaya çıkacak aşırı iş yükü karşısında, taşın altına elini sokmamıştır.

Türkiye’nin, Avrupa standartlarından uzaklaşması karşısında, kendi işinizi kendinizi görün, ne haliniz varsa görün demiştir.

Burada söylenecek olan İHAM, insanlığı unutmuş, Türkiye’de yaşayanları insan olarak görmemiştir.

Bu karar ve tutumun, Anayasa Mahkemesi kararından bir farkı bulunmamaktadır.

16 Nisan halkoylaması Cumhuriyetten, bu İHAM kararı ise insan haklarından, Avrupa’dan uzaklaşma anlamındadır.

Her iki konuda da her şey AKP’nin anlayış ve uygulamalarına kalmıştır.

Bu nedenle hukuka ve adalete sahiplenmek son derece önem taşımaktadır.

ADALETİN SAĞLANMASI HUKUKLA OLANAKLIDIR.

YASALAR İSE HUKUK GÖZETİLEREK DEĞİL İKTiDARIN BEKLENTİLERİNE GÖRE ÇIKARILMAKTADIR

Hukuk devletinin oluşmasında en önemli koşul adalete güvenin yeniden sağlanması.

Görünen o ki yasalar yeterli gelmiyor. Siyasete düşen sorumluluk ne olmalı?

Hukuk devletinin yaşatılması için, tüm devlet organlarının işlemlerinin yargı denetimine açık olması gereği karşısında.

Yargının da hukukun üstünlüğünü gözeterek, herhangi bir etki altında kalmadan, bağımsız olarak hareket etmesi son derece büyük önem taşıyor.

Yargı bağımsızlığında ise Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemi yaşanıyor.

Adalete güvenin her geçen gün daha çok zedelendiği ortada.

Yargı teşkilatının %60’a yakınının iki yıldan az mesleki deneyimi söz konusu.

HSK ve tüm yüksek yargı organları iktidara göre yapılandırılmış durumda.

Bu durumda, iktidara rağmen yargıdan adalet beklemek söz konusu değil.

Tarihimizde sarfedilen, “…üç bizden oldu, üç de onlardan olacak sözü…” hala hafızalardadır.

Önemli olan her durumda adalettir.

Adaletin sağlanması, hukuk ile olanaklıdır.

Yasalar ise hukuk gözetilerek değil, iktidarın beklentilerine göre çıkarılmaktadır.

AKP’nin çok fazla yasa çıkardığını, istediği yasayı istediği zaman istediği biçimde değiştirdiğini.

Böylece bu yasaları her konuda kendisine zemin yaratmak için çıkardığını düşünürsek, sorunları yasalarla çözebilmek söz konusu değil.

Kötü yasalar iyi uygulayıcıların elinde iyi sonuçlar, iyi yasalar kötü uygulayıcıların elinde kötü sonuçlar vermektedir.

Yasalarla ve bu yasaların hukuk içinde yorumu ile bir noktaya kadar adaletin sağlanması söz konusu olabilmektedir.

Ancak baktığımızda yasalar da, uygulayıcılar da, iktidara göre biçimlendiğine göre, bu yolla adaletin de iktidara göre biçimlendiği ortada.

Siyaset kurumuna son derece büyük görev düşmektedir.

Adalet mülkün yani ülkenin temelidir. Siyaset kurumu, ülkenin daha ileriye doğru gitmesi için vardır.

Adalet düzeni sarsılmış olmakla, siyasetin çözüm için çaba sarfetmesi halkla bütünleşen adımlar atması gerekmektedir.

Günümüzde artık darbeler topla tüfekle yapılmıyor.

Adaletten uzaklaştırılan dipçik gibi kullanılan yargı yoluyla yapılıyor.

Böylece her şey hukuk içinde sunuluyor. Şu an ülkemizde yaşananlar bu durumun tipik bir örneğini oluşturuyor.

Bütün bu dile getirdiğiniz nedenlerden ötürü “Adalet Yürüyüşü” büyük önem taşıyor

Ülkede adalet, temelinden sarsılmıştır. Evet adalet yürüyüşü anlamlıdır ve önemlidir.

Demokratik bir hak kullanımı olan bu yürüyüş, geç kalmış bir yürüyüş olsa da, sarsılan adalet düzeni için, ülkede herkes için adalet denilerek sürdürülmelidir.

Bugüne kadar her aklına geleni yapan, her aklına gelene yeltenen AKP, bu yürüyüş sonrası ortaya çıkacak irade karşısında.

Her aklına geleni yapamayacağını hissedebilmelidir.

Yürüyüş sürecinde, halkla bütünleşme yönünden TBMM grup toplantılarının da yapılması olumludur.

Yürüyüş ile amaçlanan sonuç elde edilemezse, AKP’nin bu durum karşısında daha frensiz hareket edeceği bilinmelidir.

O zaman halkın bu gibi eylemlerin içinde tutulması son derece zor olacaktır.

AYM’nin aymazlığı, HSK’nın kendi varlık nedenini inkarı, OHAL Komisyonunun göstermelik varlığı, İHAM’ın ne haliniz varsa görün.

Diyen kararından sonra, AKP’nin her aklına geleni OHAL işlemleriyle sürdürmesi durumunda.

5-6 yıl boyunca ülkede daha sancılı durumların yaşanabileceği asla gözden uzak tutulmamalıdır.

İçerde herkese hukuk herkese adalet denilmeli ve halk bu sürecin içinde olmalıdır.

Yine Eylül ayında Kuzey Irak’ta yapılacak referandum ve bunun sonuçları da ulusal bütünlük için Türkiye’de gündeme taşınmalıdır.

Yürüyüşün kalıcı sonuçları ortaya çıkmalı, yürüyünce sona eren hareket olarak kalmamalıdır.

Cumhuriyet, müdafai hukukla yani hukuka sahip çıkarak uzun soluklu bir yürüyüşle gerçekleşen kurtuluş mücadelesinin sonucudur.

Bu mücadelenin başarıya ulaşması için kongreler, kararlar alınmış, uygulanmış, hayata geçirilmiş ve kalıcılaştırılmıştır.

Kurtuluş ile sonuçlanan bu hareket, Cumhuriyetle beraber, hukuku ve adaleti vazgeçilmez kılmış.

Adaleti mülkün temeli yapmış, bunun için hukuk devrimini de gerçekleştirmiştir.

Adalet yürüyüşü tarihi bir önem kazanmıştır.

Hiçbir kişisel beklenti içine girmeden, Cumhuriyete sahip çıkanlara, Cumhuriyete saldırılara hayır diyenlere.

Ülkenin her köşesinde adalet isteyenlere, kula kulluğa hayır diyenlere, çağrı yapılmalıdır.

Sivas kongresinde müdafai hukuk anlayışı ile hiçbir farklılık gözetilmeden bir araya gelindiği hatırlanmalıdır.

Eylüldeki referandum öncesi, onun yaratacağı geri dönülmez sonuçlar da düşünülerek, bu yürüyüşün sonunda Ankara’da tüm bu bileşenlerin.

Hayır diyenlerin yer alacağı ve katılımına açık bir CHP kurultayı, bir olağanüstü kurultay, bir Cumhuriyet toplanacağı duyurulmalıdır.

Bu Kurultayda, adalet yürüyüşüyle varılmak istenen sonuçlara ilişkin eylem planı niteliğinde kararlar alınmalıdır.

Alınacak kararların uygulanması da sıkı sıkıya sağlanmalıdır.

AKP eleştirilirken, AKP hep tek adamlıkla hareket ederken, CHP ülkenin en sancılı döneminde, nasıl ki müdafai hukuk anlayışı.

İle ortaya çıkılmış ise bugünde aynı anlayışla adaleti, ülkeyi, yarınları, Cumhuriyeti, ulusal bütünlüğü.

Koruyabilmek için, en az bir hafta sürecek, halkı içine çekecek böyle bir Kurultayı toplayabilmelidir.

İlke ve değerler deniliyorsa, o ilke ve değerler, Eylül öncesindeki seçimsiz bir Kurultaydan ve Kurultay kararlarından geçmektedir.

Nurzen Amuran

Odatv.com

Kaynak : http://odatv.com/iktidar-fetoyu-kendisi-icin-firsata-cevirmis-durumda-2506171200.html

Ömer Faruk Eminağaoğluo.f.eminagaoglu@bihabermedya.com
Şavşat, 1967 doğumlu. Yüksek öğrenimini AÜ Hukuk Fakültesi'nde yaptı. 1989'da Ankara adli yargı yargıç adayı olarak mesleğe başladı. Sırasıyla Bandırma Cumhuriyet Savcısı, Delice Yargıcı, Yargıtay Yargıcı olduktan sonra 2001'de Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı'na atandı. 26.6.2006'da kurulan Yargıçlar ve Savcılar Birliği'nin (YARSAV) kurucu başkanı oldu. YARSAV'ın ilk kongresinde genel başkanlığa seçildi. Hukuk konularında pek çok makalesi yayımlandı.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.